“Türkiye, başkanlık sistemine hazır değil!”
16 Temmuz 2014 16:11

“Türkiye, başkanlık sistemine hazır değil!”

Saadet Partisi İlçe Başkanı Sami Aytaç haftalık toplantısını parti binasında gerçekleştirdi

Toplantıda konuşma yapan Aytaç; “Cumhurbaşkanlık seçimi ülkemiz için çok önemli bir seçimdir. Halkın Cumhurbaşkanını seçmesi yeni bir devrim demektir” dedi

Saadet Partisi İlçe Başkanı Sami Aytaç haftalık toplantısını parti binasında gerçekleştirdi. Toplantıya parti yönetimi eksiksiz katılım sağladı. Başkan Sami Aytaç, toplantıda 1973-1996 yılları arasında Milli Görüşün faaliyetlerini sıralamadan önce dış güdümlere karşı dik duran tek partinin Milli Görüş olduğunu vurguladı. Sami Aytaç;“1-1973-1994 Milli Görüş yılları ABD ve Siyonizm aleyhine müthiş çıkışlar. 2-1995-1996-1997 yılları, ABD’ye giderek ve temsilcilerinin iadei ziyaretleri ile ilk temaslar.3-Yahudi Lobisinden cesaret ödülü ve yapılan mutabakat.4-ABD’nin ve Avrupa’nın 2001 İkiz Kuleler Mizanseni ile Haçlı seferleri başlatma kararı almaları.5-2003, Bir sihirli elin desteği ile iktidar ve TBMM’ne giriş 6-Afganistan ve Irak işgallerinde koalisyon ortaklığı, fiili lojistik destek, katliam, yıkım, soygun ve tecavüzlere susarak destek, dua. İslam Dünyasını; İslam İşbirliği Teşkilatı’na adamı Ekmeleddin İhsanoğlu’nu seçtirmesi ile İslam dünyasının kontrol altına alınması. Büyük Ortadoğu Projesi BOP ve Medeniyetlerarası İşbirliği Eş başkanlıkları görevi. Cidde’de D-8’in dağıtılması için İslam Ülkeleri liderlerine tavsiye de bulunması.7-2006 İsrail’in Lübnan’a saldırısı ile BOP Eş başkanlığında dehşet günleri, cayma açıklamaları. Arkasından Condalisa Rice’in Ankara’ya gelerek kulağının çekilmesi, göreve devam. Arap Baharına destek, İslam dünyasına laiklik tavsiyeleri.

BİNLERCE YABANCI ASKER ÜLKEYE KABUL EDİLDİ

8-Libya’nın emperyalistlere peşkeş çekilmesine fiili destek, Suriye’nin içinde karışıklıklar çıkarmasına susarak destek, füze kalkanı adında istihbarat cihazlarının Kürecik’e yerleştirilmesi, Patriot ve beraberinde binlerce yabancı askerin ülkeye kabulü. 9-ABD’nin Suriye’de ve Mısır’da pençelerini geçirmesi ile dehşetle irkilmesi, iplerin gerilmesi, Gezi Olayları ile kulağının çekilmesi, ABD ziyaretinde soğuk duşlar, misafirhaneden çıkarılmalar, Obama ile aralarının açılması, telefonları yardımcısı ile ancak yapabilmesi. Çin füzeleri ile ABD’nin öfkelenmesi, Rusya ile ilişki kurulmaya çalışılması, Şangay Blok’una göz kırpma. 10- ABD‘nin Paralel Kamçısının şaklaması, ortalığın karışması, yolsuzluk ve rüşvet operasyonları. Paralel Kamçı ile mücadele görüntüsünde yeni seçimlerde yeni gerginlik politikaları ile son kozların oynanmaya başlanması. ABD’nin tam desteklediği İsrail’in yeni ve daha kanlı saldırılarla Gazze’yi yok etmeye çalışması. Elbette bu 10 madde içinde binlerce alt başlık var. Son 12 yılı yaşayan ve feraset sahibi her insan bu alt başlıkları sıralayabilir.

 

“CUMHURBAŞKANINI HALKIN SEÇMESİ, YENİ BİR DEVRİN BAŞLAMASI DEMEKTİR”

Cumhurbaşkanını halkın seçmesi, yeni bir devrin başlaması demektir. Türkiye acısından önemlidir. Fakat eğer mevcut sistem bizi, başkanlık sistemine götürecekse, beraberinde de bir takım sıkıntılar getirecektir. Türkiye henüz buna hazır mıdır? Önce bu sorunun cevabını aramak gerekmektedir. Özal, ülkeyi serbest piyasa ekonomisini soktuğunda da ülke hazır değildi. Sanırım kapalı kapılar arkasında eyalet sistemi konuşulmuş ki, Diyarbakır Büyükşehir belediye başkanı Gülten Kışanak’ın belediye başkanı seçildikten sonra bölgede çıkartılan petrolden il belediyelerine pay verilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu söylemden sonra HDP bu konuda somut adım attı.

 

“KÜRDİSTAN BÖLGESİ PARLAMENTOSU’NA BAŞVURUYORUZ”

Batman milletvekili Ayla Akat Ata, bölge de çıkartılan petrolden yerel yönetimlere de pay verilmesine ilişkin Meclis’e kanun teklifi sundu. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani, Irak’ın geleceğinde yer alıp almayacaklarına ilişkin referandumla kendi kaderlerini tayin etme hakları olduklarını belirtti, Mesut Barzani “Bunun için Kürdistan Bölgesi Parlamentosu’na başvuruyoruz” dedi. 1966 yılından beri imzalamaktan kaçınılan, 2000’de Ecevit - Bahçeli - Yılmaz hükümeti tarafından imzalanan ve üç sene sumen altında kaldıktan sonra, 2003 yılında tam da Irak’ın işgali gerçekleşirken AKP hükümeti tarafından onaylanan ikiz yasaları hatırlattı.

“YÜRÜRLÜĞE GİREN SÖZLEŞMELER ONAYLANMADI”

04.06.2003 tarihli oturumda T.B.M.M.’de 4867 ve 4868 Maddeli iki yasa kabul edilmiş ve Sayın Cumhurbaşkanının onayına sunulmuştur. İçtüzüğün 52. maddesi uyarınca öncelikle görüşülerek yangından mal kaçırılırcasına çıkartılan bu yasaları, 1966 yılında kabul edilen ve 1976 yılında yürürlüğe giren bu sözleşmeler, daha önce de Türkiye’nin önüne konulmuş, ancak ulus devlete yönelik tehditler oluşturacağı düşüncesiyle onaylanmamıştır. Her iki sözleşmenin 1. maddesi kelimesi kelimesine aynı olup şu şekildedir.1. Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.

 

“HALK MADDİ KAYNAKLARDAN YOKSUN BIRAKILAMAZ”

2. Bütün halklar, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz. 3. Bu sözleşmeye taraf bütün devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir denmektedir. Sözleşmelerin 2. maddeleri ile de devlet bu hakları güvence altına alır. Bu haklara saygı göstermeyi taahhüt eder. Devletin saygı göstermeyi taahhüt ettiği bu maddelerde ayrılmayı da kapsayacak şekilde kendi kaderini tayin hakkı tanınan uluslar değil, halklardır.

 

“ÜLKE, ULUSLARARASI GÜVENCEYE KAVUŞTURULDU”

Ülke bütünlüğünü tehdit eden eylemler “uluslararası güvenceye” kavuşturulmuştur. Her iki sözleşmenin 1. maddesinin 2. bendine göre de Türkiye halklara göre ekonomik parçalara bölünecektir. Türkiye, kurulduğu günden bu yana İsrail’le sıcak bir temas sürdürdü. Ortadoğu’nun bağrına saplanan paslı hançer, 1948’de bir “devlet” olarak tescillendiğinde, Türkiye 1949’da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu. Geçen yıllar boyunca iki ülkenin ilişkileri, Filistin meselesi gibi bir yara olmasına rağmen, ABD’nin sadık iki müttefikinin ilişkileri nasıl olmalıysa, aynen öyle gelişti.

 

“2009’DAKİ ONE MİNUTE VAKASI”

Ta ki, 2009’daki one minute vakasına kadar. Bu tarihte, iki ülke birden bire iki azılı düşmana dönüşmedi. Ortadoğu’daki “sayılı demokrasilerden ikisi” olarak kabul edilen bu iki ABD müttefikiİsrail, sadece müttefik değil, ABD’nin göz bebeği aynı zamanda), kamuoyu önünde küser gibi oldular. One minute, vakası ile kameralar önünde yaşanan kahramanlık toplantı bitimindeki tepkim modülatöreydi açıklamasıyla sönüp giderken, kamuoyunda epeyce bir süre bu diklenmenin ekmeğini yiyordu. Siyasi iktidar gerçekte ise verilen tepkinin nedeni, Erdoğan’ın, Peres’in 25 dakika süren konuşmasından sonra kendisine 12 dakika verilmesini şikâyet etmesiydi.

 

“TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİ TİCARETLE GÜÇLENDİ”

Ardından, 2010’daki Mavi Marmara katliamı ile ilişkiler gerildi ve yine kamuoyu önünde çizilen imaja göre güya koptu. Siyasi iktidar, Türkiye’de her daim destek bulan İsrail karşıtlığının ve buradan devşirilen ümmetin lideri pozlarının rantını, rahatça yiyebilirdi. Aynı zamanda da, ABD ile haddinden fazla sıkı fıkı yürüyen dış politikanın izahını yapamadığı İslami hassasiyetleri olan kesimlere karşı bir savunma argümanı oluverdi. Bu anlamda elini güçlendirdi. Kopma noktasına geldiği söylenen Türkiye, İsrail ilişkileri, gözlerden ırak ama hayli sağlam şekilde ticaret sahasında devam etti. Hatta güçlenerek, tüm zamanların rekorunu kırarak devam etti. 2010 yılında 3.1 milyar dolar olan Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacmi, 2013 yılında 4.9 milyar dolara ulaştı. 2014’ün ilk 3 aylık döneminde ise 1.3 milyar dolar olurken, bu rakam yeni bir rekorun habercisi gibi görünüyor. Geçen sene Mart ayında yaşanan özür hadisesi de hala muğlaklığını koruyor. ABD Başkanı Obama’nın, yanında bulunan Netanyahu’ya telefonu verip bir özüre mecbur bıraktığı şeklindeki bir hikaye dışında kimse İsrail’in Türkiye’den özür dileyip dilemediğini net olarak belli değildir.

 

“ÖZÜR DİLEYİP DİLEMEDİĞİ BELLİ BİLE DEĞİL”

Ortada ne bir belge var, ne de tatmin edici bir resmi açıklama. Üstüne üstlük, iktidar medyasının Türkiye’nin zaferi diye lanse ettiği tazminat meselesi ise tam bir rezalet olarak görünüyor. İsrail, katiller aleyhine açılan davalardan feragat edilmesi kayd-u şartıyla tazminat ödemeyi kabul etmişti. Rakam da 10 kişi için 20 küsur milyon dolar civarındaydı. Pek şanlı Dışişlerimizin o dönemdeki açıklamalarına göre tazminat rakamı üzerindeki ihtilaf çözüldükten sonra her şey tamam olacaktı. Yani, İsrail, telefonda dilendiği söylenen bir özür ve bir futbolcu parasına işi kapatacaktı. Hala bir gelişme yok. Elbette ki, ABD’nin ve İsrail’in birden bire böyle bir adım atmasının birkaç nedeni vardı.

 

“PAZARLAMA TELAŞELERİ YAŞANDI”

Son gelişmelere bakınca, bu nedenlerden bazıları olarak İsrail’in petrol ihtiyacının karşılanması ve yeni bulduğu doğalgaz rezervini en uygun güzergah olan Kıbrıs üzerinden pazarlama telaşesinin yattığı anlaşılıyor. Kuru bir özre teşne olan Türkiye, zaten krizde olmadığı İsrail’e anında kucak açıyor ve uluslararası piyasalarda satılması tartışma konusu olan Kuzey Irak petrolünün İsrail’e satışında aracı olmayı içine sindirebiliyor. Yarın öbür gün, Kıbrıs üzerinden pazarlanacak olan İsrail doğalgazında da muhtemelen aynı görevi görecek. Geçen sene, Obama’ya adeta “posta koyarcasına Gazze’ye gideceğini açıklayan Başbakan’ın, 1 seneden beri neden Gazze’ye gitmediğinin, muhtemelen ABD Başkanı’nın telefonlara bile çıkmamasıyla bir ilgisi vardır.

 

“İSRAİL MASUM HALKI ÖLDÜRÜYOR”

Ortadoğu’nun bağrındaki paslı hançer, kafasına estiğinde hiçbir ahlaki ve insani duyarlılık gözetmeden ve kadın, çoluk, çocuk, bebek ayırt etmeden katliama girişiyor ve biz sahte efelenmelerle, sahte kabadayılıklarla hem bize güvenenleri hem de kendimizi kandırıyoruz. Yetmiyor, bir de terör devletinin can damarlarına kan taşıyoruz, yardımcı oluyoruz. Paslı hançere verilen aslında verilmeyen cılız tepkilerin, onu daha da barbarlaştırdığını, daha da aşağılık hale getirdiğini görmüyor muyuz? Onunla uzlaşmanın, ona pis bir cüret verdiği meydanda değil mi? İsrail’e karşı ortaya konan kuru bir kınama metni bile büyük fiyaskolar içeriyor. Tarafları itidalli olmaya davet, şiddet sarmalına dönüşebilir” gibi ifadeler mesela; Dışişleri katil İsrail’le ölen çoluk, çocuk, kadın, masum halkı birbirine eşdeğer taraflar, güçler olarak mı görüyor? Gazze’nin kendini savunma refleksiyle İsrail’e verdiği cılız karşılıkları şiddet sarmalına sebep olacak hareketler olarak mı değerlendiriyor? İktidarın başının İsrail’i kınarken kullandığı önermenin şartı, durmazsan ilişkilerimiz eskisi gibi olmazdı. Türkiye’nin muhafazakar iktidarı, deme ki, bunca katliamına rağmen Ortadoğu’nun bağrındaki paslı hançerle ilişkileri iyileştirmeyi önemsiyor” dedi.

BENZER HABERLER
X