18 Ocak 2018 13:14

HÜSNÜ ZANNI “İYİ NİYYETİ” KAYBETTİK..!

Ben iyi bir Müslüman’ım diye iddiâda bulunan   kişi, insanlar hakkında konuşurken her zaman hüsnü zan ile amel etmelidir. Bu, yüce dînimizin (özellikle) inanana  emrettiği, Kardeşlik ve hoşgörü güzelliği dir… İnsanlara karşı

Ben iyi bir Müslüman’ım diye iddiâda bulunan   kişi, insanlar hakkında konuşurken her zaman hüsnü zan ile amel etmelidir.

Bu, yüce dînimizin (özellikle) inanana  emrettiği, Kardeşlik ve hoşgörü güzelliği dir…

İnsanlara karşı hüsnü zan göstermeye memur olunan müslümanın, yüce yaratıcısının muâmelelerine (kaderde  yazdıklarına) karşı sü-i zan ifâde  eden hoşnutsuzlukları aslâ düşünülemez.

Bir mümin her şeyden  önce yüce yaratıcısı (Halıkı) ve onun yarattıkları hakkında hüsnü zan sâhibi olmalıdır.

Peş peşe geçirdiğimiz 2015 deki iki seçim dolayısı ile ve sonrasında müslümanlığı kimselere bırakmayanların! Sözde inançlıların! Rakiplerine karşı hitaplarını hep birlikte gördük…

İnsanlara sü-i zan(kötü düşünce) besleyen, yaradana hüsn-ü zan (güzel düşünce) besleyebilir mi?

Kulu (insanı) sevmeyen, (beş vakit câmiden çıkmasa bile) Allah’ı nasıl sevdiğini söyleyebilir..! Âlemlerin efendisinin; “Îman etmedikçe cennete giremezsiniz..! Birbirinizi sevmedikçe de, îman etmiş sayılmazsınız”..!  Kutlu sözlerini, üç öğün gıybet eden materyalist inançlılar nasıl yorumlarlar bilemem.

Yunus emre’nin “Severim her yaratılanı, senden (Allah’tan) eserdir diye”..! söylediği şu muhteşem sözü bunlar (birbirlerini karalayarak)  inkar etmiş sayılmazlar mı..?

               Yüce kitâbımızda Allah’ınbuyurduğu;“Muhakkak müminler birbirleriyle kardeştirler”…Hitâb-ı izzetini  bunlar yalanlamış  olmuyorlar mı..?

               Hüsnü zannın kişiye neler kazandıracağına gelince;

Allah hakkındaki güzel mülâhazaların, (güzel duygu ve düşüncelerin) öteki tarafta af fermanına nasıl dönüştüğü âlemlerin Efendisinin ağzından şöyle anlatıldığı rivâyet edilmiştir.

Kıyâmet kopmuş! Bütün âlem yok olmuştur..!

İnsanoğlunun âhiretteki hesap günü gelmiş,

Tekrar diriltilerek dünyadaki işledikleri iyilik ve kötülüklerinin karşılığını almak üzere arasat ( dirildikten sonraki toplanma yeri) meydanında doplanılmıştır.

Herkesin amel defteri eline verilmiş, Korku ve endişe had safhada…

Kimin nereye ve niçin gittiği o defterde yazılı..!

Sorgu melekleri nezâretinde herkes gideceği yere  doğru götürülüyor...!

Amel defterinde hayır ve hasenâtının yanı sıra pek çok günahı da bulunan bir kulun hesâbı görülmektedir…

Bu kulun Mîzan terâzisinde (Kıyâmet günü iyi ve kötü amellerin tartılarak miktarının bilinmesine mahsus terâzi) sevap tarafı daha hafif gelince, azap ehlinden olduğuna dâir hüküm verilir. Cezâya müstahak (çarptırılacak) o kul, derdest (yaka paça) edilip perişan bir vaziyette âdetâ sürüklene sürüklene mücâzât  mahalline (ceza göreceği yere) doğru götürülüyor..!

Ancak kul, ikide bir ve sürekli geriye dönüp, dönüp  sanki bir yerden sürpriz bekliyormuş gibi telaşlı telaşlı arkasına  bakınıp durur…

Cenab- ı Hak’tan  Meleklerine;  “kuluma sorun bakalım, niçin geriye dönüp dönüp bakıyor”..! hitâb-ı izzeti gelir… (Geriye bakma meselesi bizim anlayacağımız şekilde konuşmanın gereği olarak, fizik âlemiyle alakalıdır. Yoksa, Allah için mekan ve yön mevzu bahis olmadığı gibi, kişinin durumunu bilmemezlik gibi bir durum da asla düşünülemez).

Adamcağız; Süklüm, büklüm, perişan. Ağzından şu kelimeler dökülür… “Rabbim... senin hakkındaki hüsnü zannım böyle değildi..! Evet, herkes sevaplarla gelirken mâlesef ben günah getirdim ve sevaplarımdan ağır geldi… fakat, senin biz kullarına karşı rahmetine olan inanç ve îtimâdımı hiçbir zaman kaybetmedim..! Beklentim oydu ki, bana da merhametinle muâmele edesin ve beni de bağışlayasın”..! Diye cevap verir…

 İşte bu mülâhazalar ve Allah-ü Teâlâ hakkındaki hüsn-ü zannı, o insanın kurtuluşuna kapı aralar..!

 Neticede adamcağız Rabbinden, “kulumu cennete götürün” müjdesini duyar…

Aslında  mümin, hayatının her safhasında  Allah’ü Teâla hakkında hüsn-ü zanna sarılmalı hep bu recayla yaşamalı, kulluk borcunu da eksiksiz yapmalıdır.

 “ Ben günahkar olabilirim; hatta hâlâ ona ancak pamuk ipliği ile bağlı olduğum için her an bir kopukluğa da düşebilirim”!

“Fakât o, gafur ve rahim dir; Gufran deryâsına beni de alacağına dâir inancım tam ve kavîdir”…Diyebilmeli ve bağışlanacağı ümîdini  hiç kaybetmemelidir...

 Şu kadar var ki; Hüsn-ü zan ve hüsn-ü recâ duygusu, insanı yeni yeni günahlar işlemeye sevk etmemelidir.

Halis bir mümin günahtan yılandan çiyandan kaçar gibi kaçmalı, ez kaza bir cürüm (günah) işlemişse o zaman da hemen tövbeye koşmalı ve yargılanacağını umarak mağfiret dilemelidir.

Bu meselede çok hassas bir denge söz konusudur;

günahlardan uzak durmak ile kazâra bir cürüm işledikten sonra ye’ise (ümitsizliğe) düşmemek arasında ince bir husus mevcuttur. Burada ise insanın tutunabildiği can simidi, pişmanlıkla tövbe-i istiğfardır. Duâdır, yakarıştır.

Tevbe-i istiğfar, duâ;  Aciz fakir muhtaç ve kendine yetmediğinin şuûrunda olan kulun, tazarru ve alçak gönüllülük içinde, cenab-ı Rabbül âlemine yönelip, hâlini ona arz etmesi ve istediklerini ondan dilemesidir..! Bu aynı zamanda Kul’un Rabbi’ne karşı îmân ve îtimâdının bir gereğidir.

 Ancak; Kul’un duâsında  neleri, nasıl isteyeceği de duâ’nın kabulü ve yöneldiği kapının yüceliği adına önemlidir.

 İnsan hangi hâl üzere olursa olsun, Kuran-ı Kerim de kendisini Rahmân ve Rahim ismiyle vasfeden ve hayatını boşa harcayan kimselere hitap ederken bile “Kullarım” diyen bir Rabbim varken niçin ümitsizliğe düşeyim ki diyebilmelidir..!

İşin doğrusu… Böyle bir Rabbi Rahîm’e karşı günah işlemek de çok yakışıksız oluyor .  Öyle ise bundan sonra mâsiyete (günâha) nasıl girebilirim ki? Diyebilmelidir insan!

Eveeeet… İnsan ne kendisini salmalı, ne de ümitsizliğe kapılmalıdır.

Hüsn-ü zannı hiç kaybetmemelidir…

Sağlıkla kalın.

BENZER HABERLER
X